“Güzellik”, birçok farklı boyutla ve özellikle de “fiziksel görüntü” ile tanımlanan bir kavramdır. Belki de insanlık tarihi kadar eski olan bu kavram farklı disiplinler tarafından da yıllar boyu incelenmiştir.
Özellikle son yıllarda, “0 (sıfır) beden” kavramının da ortaya çıkmasıyla “güzellik” kavramı daha farklı boyutlar kazanmıştır. Fiziksel olarak, diğer bir deyişle kilo açısından zayıf olmak günümüzün en önemli unsurlarından biri haline gelirken, her kesimden kadın da bu konuda özendirilmektedir. Giysi mağazalarındaki bedenler giderek küçülmüş ve aslında daha “sağlıklı” olduğunu bildiğimiz kilolar artık “utanılır” hale gelmiştir. Ancak bu durum gittikçe kontrol edilemez bir hal almış ve manken ölümlerinden komşu kızlarının ölümlerine kadar iş ciddileşmiştir. Her ne kadar mantıklı düşündüğümüzde, medyanın da büyük etkisinin bulunduğu bu “zayıflık” trendine/modasına karşı olsak da, aslında biz de içinde değil miyiz? Bir sorun kendinize; “Zayıf kadınlar, kilolu kadınlara kıyasla daha mı güzeldir?”
Peki, zayıf ya da kilolu olmak bireylerin güzellik standartlarını değerlendirmesinde nasıl etkili oluyor? Bir kişinin fiziksel görüntüsü, onun kişisel özellikleri arasında en ulaşılabilir ve en gözle görülür olanıdır (Dion, Berscheid ve Walster, 1972). Diğer bir ifadeyle, bir insanla ilk defa tanıştığınızda, o kişi hakkındaki ilk değerlendirmenizi ancak onun fiziksel görüntüsü üzerinden yapabilirsiniz. Dolayısıyla, fiziksel görüntünün bir parçası olan zayıf ya da kilolu olmak durumu, ilk etkileşimde büyük önem taşımaktadır.
Zayıf ya da kilolu olmak, genellikle kadınların diğer erkekler ya da kadınlar tarafından değerlendirmelerinde büyük rol oynamaktadır. Wade ve DiMaria’nın (2003) gerçekleştirdikleri bir araştırmada bireylerin, diğerlerine kıyasla daha zayıf olan kadınların aynı zamanda daha çekici, arkadaş canlısı, ateşli, meslek hayatında başarılı ve eş bulma konusunda potansiyellerinin daha yüksek olduğunu düşündükleri görülmektedir. Benzer bir çalışma yapan Larkin ve Pines da (1979), kilolu kadınların diğerleri tarafından tembel, açgözlü ve bencil olarak etiketlendiklerini ve bu şekilde etiketlenen kadınların iş ararken ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Diğer yandan erkekler de zayıf ya da kilolu olmalarıyla değerlendirilmektedirler. Zayıf erkekler aynı zamanda daha çekici, ateşli ve meslek hayatında başarılı olarak değerlendirilirken, kilolu erkekler ise daha zeki, arkadaş canlısı ve güvenilir olarak değerlendirilmektedir (Larkin ve Pines, 1979; Wade ve DiMaria, 2003).
Bu konuda yapılmış daha pek çok araştırma, fiziksel görüntünün bir unsuru olan “zayıf olma” durumunun ciddi boyutlara dayanacak kadar önemli hale geldiğini göstermektedir. Ancak güzellik sadece zayıf ya da kilolu olmakla da sınırlı değildir. Plastik cerrahinin ve kozmetik dünyasının kendisini kat be kat genişlettiğini düşünecek olursak, her cinsten ve yaştan insanın kendilerine sunulan “güzellik” standartlarına olan takıntılarının boyutlarını da daha iyi anlarız.
Yukarıda da bahsedildiği gibi, ilk görüşte kişilerin diğerlerini fiziksel görüntüleriyle tanımlamalarında bir yanlış yoktur; çünkü değerlendirme yapmak için elde başka veri yoktur. Ancak bu değerlendirmenin daha sonra şekil değiştirmemesi ciddi bir soruna işaret etmektedir. Bu durum, insanların kendilerini her nasıl ifade ederlerse etsinler, fiziksel görüntüleri dışında bir önem taşımayacakları anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bizlere sunulan “güzellik” standartlarının dışında kalan kişilerin özsaygılarının hasar alması da engellenemez olacaktır.
“Güzellik” dayatmalarının ve/ya takıntılarının, insanların psikolojik sağlıklarına zarar veren yönlerini törpülemek amacıyla birtakım girişimlerde de bulunulmaktadır. Bu konuda farklı disiplinler tarafından yapılan araştırmaların yanı sıra “güzellik” kavramının ön sıralarda olduğu sektörlerin başrol oyuncuları da zaman zaman parmak basmaktadırlar. Birkaç yıl önce moda devi olan bazı tasarımcılarının “0 beden” mankenlere defilelerinde yer vermeyeceklerini ilan etmeleri gibi…
Bu girişimlerden bir tanesi de temizlik ve güzellik ürünleri markası olan Dove’a ait. Bir sosyal sorumluluk projesi olarak da adlandırabileceğimiz girişimde Dove, “Dove Özsaygı Fonu (Dove Self-Esteem Fund)” kurmuş ve “Gerçek Güzellik Kampanyası (Campaign for Real Beauty)” başlatmıştır. 2010 yılı sonuna kadar 5 milyon genç kadına ulaşmayı amaçlayan bu kampanya, gelecek neslin kendilerini kısıtlayan “güzellik” kalıpyargılarına karşı özgürleşmesine yardımcı olmayı hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda bir internet sitesi oluşturan Dove (http://campaignforrealbeauty.com), bu site aracılığı ile dünyanın hemen hemen her ülkesinden genç kadınları kendi anadillerinde (İngilizce, Türkçe, Fransızca, Arapça ve diğer.) bilgilendiriyor. Dove, genç kızların “güzellik” tanımını kendi kelimeleriyle yeniden şekillendirmelerine olanak sağlayarak onların özsaygılarında olumlu değişiklikler yapmaya çalışıyor. Üyelik sistemiyle herkesin düşüncelerini paylaşmasına da fırsat veren Dove’un internet sitesinde konuyla ilgili değişik anketlere ve video görüntülerine de ulaşmak mümkün. Kozmetik dünyasında çok daha büyük pazar sahibi olan markaların ellerini taşın altına sokamadıklarını düşünecek olursak, Dove’un başlattığı ve yürüttüğü bu sosyal sorumluluk projesini hem genç bir kadın hem de sosyal psikolog adayı olarak desteklediğimi söylemek isterim. Sevgili Dove yöneticileri ve çalışanları, teşekkür ederim.
Kaynaklar
Dion, K., Berscheid, E. ve Walster, E. (1972). What is beautiful is good. Journal of Personality and Social Psychology, 24(3), 285- 290.
Larkin, J. C. ve Pines, H. A. (1979). No fat persons need apply, experimental studies of the overweight stereotype and hiring preference. Sociology of Work and Occupations, 6, 312-327.
Wade, T. J. ve DiMaria C. (2003). Weight halo effects: İndividual differences in percieved life succes as a function of women’s race and weight. Sex Roles, 48, 461- 465.
Müziğin sadece salonlarda dinlenebildiği bir dönemde “Müziksiz bir hayat hatadır” diyen Nietzsche bugün yaşasa ne düşünürdü acaba? Nietzsche ne düşündü ve ne hissetti de bu sözü söyledi, bugün bunu bilmek olanaksız; ancak müziğin üretilmeye başladığı andan itibaren insanlık tarihinin hemen her aşamasında önemli bir yer tuttuğunu söylemek de çok iddialı olmaz. Müzik için hem bestecilerin hem icracıların hem de dinleyicilerin yaptıklarına tarih içinde yüzeysel bir bakış bile müziğin insan yaşamında ne kadar vazgeçilmez olabildiğini gösteren örneklerle dolu. Müzik, içinde barındırdığı duygu aşılama diyebileceğimiz potansiyel nedeniyle yaşamın hemen her alanına girebilmiş bir hazine belki de. Öyle olmasaydı sanatsal amaçlarının yanı sıra sosyal, dini, tıbbi kullanımları mümkün olur muydu? Müziğin geçmişte ve bugün tedavi amaçlı kullanımlarına tanık olmak da mümkün olmazdı. Her ne kadar müziğin tedavi amaçlı kullanımının tarihi çok eskilere gitse de ve bizim tarihimizde de bu tür kullanımların bilindiğine dair bilgilere sahip olsak da konuyu derinlemesine ele alan tarihsel ve bilimsel kaynakların yetersizliği her zaman önemli bir problem olmuştur ve olmaya devam etmektedir. 2009 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, Levent Öztürk, Halil Erseven ve M. Fadıl Atik imzalı “Makamdan Şifaya” isimli kitap bu eksikliği giderme yönünde atılmış önemli adımlardan biri olmaya aday.
Öğrenciler yaşadı!
Kokunun insan hayatı için önemini hepimiz biliriz. Her ne kadar burnumuz, çok sık kullandığımız (ya da güvendiğimiz) bir duyu organı olmasa da kokuları unutmuyor olmamız, farklı kokuları sınıflandırmadaki başarımız oldukça ilginçtir. Journal of Agricultural and Food Chemistry dergisinden yayınlanan bir makale, koklamaktan zevk aldığımız bitkilerin stres düzeyimizi normalleştirmede etkisi olduğunu söylüyor. Araştırmaya göre limon, mango, zambak, lavanta gibi hoş kokulu bitkiler bağışıklık sisteminin anahtar parçalarından olan neutrophils (nötrofil; bir çeşit lökosit) ve lymphocytes (lenfosit; kan hücresi) düzeylerini ve fizyolojik stres semptomlarını normal seviyelerine çekmeye yardım ediyor. Çalışma farelerle yapıldığı için insanlar üzerindeki etkisinin şiddeti konusundan direkt bir şey söylemek pek mümkün olmayabilir ancak güzel kokulara kimsenin hayır diyeceğini sanmıyorum (Not: Deneyde kullanılan ve farelerin solumasına olanak verilen temel koku lavanta).
Grup davranışı üzerine yapılan çalışmalar, takım olmanın önemli olumlu özelliklerinden sık sık bahseder. Bir grup içerisinde bulunmanın, sorumluluk dağılımı, uç kararlara yönelim, uygucu davranış (conformity) gibi olumsuz özellikleri olsa da grubu (takımı) ilgilendiren bir konuda başarıya ulaşmak için gerekli olan motivasyonu ve gücü sağlaması açısından başka insanlarla birlikte olmanın önemi açıktır. Grup halindeyken kişilerin, tek başlarına olduklarından daha güçlü ya da acıya toleranslı olduğu konusunda ilginç örnekler var. Bu konuyu haber yapan 
Heinrich-Hein Üniversitesi (Düsseldorf, Almanya), Biyokimya ve Moleküler Biyoloji Enstitüsü’nde 193 yetişkin sağlıklı deneklerle yapılan bir çalışma günlük sebze – meyve tüketimi ile antioksidant miktarı ve bilişsel performans arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Sebze – meyve tüketimi yüksek (ortalama 400 g.) deneklerin hem antioksidant düzeyleri yüksek olmakla kalmıyor aynı zamanda, daha az tüketimde bulunan (ortalama 100 g) deneklere kıyasla yüksek bilişsel performansa sahip oluyorlar. Araştırmanın bulguları, özellikle ilerki yaşlarda karşılaşılabilecek Alzheimer gibi, bilişsel performansı olumsuz etkileyen hastalıkların ortaya çıkma ihtimali düşürme olasılığını gösterdiği için çok önemli. Diğer bir ifadeyle, yeme alışkanlıklarımızın gelecekte karşılaşabileceğimiz zihinsel sorunlarla ilişkisi olabilir.
Pek çok öğrenci, psikoloji alanının sadece klinik psikolojiyle yani çoğunlukla normal dışı davranışlar ve psikoterapi ile ilgili olduğunu düşünür. Ancak psikoloji, bir bilim ve uygulama alanı olarak deneysel psikolojiden, sağlık psikolojisine, sosyal psikolojiden, biyolojik psikolojiye kadar pek alt alanı kendisinde barındırır. Psikoloji alanında eğitim almak isteyen öğrenciler, ilgi ve beceri alanlarını belirlemelerine yönelik ve temel bilgileri barındıran dersler yardımıyla psikolojinin alt alanları hakkında bilgi sahibi olurlar. Bu eğitim, onların daha sonraki uzmanlaşmalarına ışık tutacak şekilde tasarlanmıştır.
Bilgisayar kullanımı son 20 yılda inanılmaz bir gelişme gösterdi. Eskiden sadece iş yerlerinde kullanılırken artık neredeyse televizyon gibi her eve girmeyi başaran bir teknoloji olma yolunda hızla ilerliyor. Bununla birlikte kullanım alanı da genişliyor. Artık kişisel mektuplarımızı bile e-posta yardımı ile gönderdiğimizi düşünecek olursa bilgisayarlara giderek artan bağımlılığımız kolaylıkla anlaşılabilir.
Siyaset Psikolojisi konusunda bir sertifika programı yürürlüğe sokmak henüz Psikoloji Bölümümüz kurulmadan önce de düşüncelerimizde vardı. Sadece konu ile ilgili olduğumuz için değil aynı zamanda özellikle ülkemizde siyaset psikolojisi kavramının Freud ve psikanaliz dışındaki perspektiflerle pek incelenmemesine duyduğumuz kızgınlıktan doğan bir istekti bu. Siyaset psikolojisi hem psikolojinin hem de siyaset biliminin kendi açılarından incelediği ortak bir alan konumunda olmasına rağmen bu alandaki piyasa uygulaması çoğunlukla bilimsel verilerle desteklenmiyor. Bu sertifika programının amacı, katılımcılara sadece uygulama anlamında değil bilimsel anlamda da siyaset psikolojisi ile ilgili temel eğitimi verebilmek olarak planlandı.